Dekolonizasyon Çağında Çerkes Hafızası Neden Önemlidir?

Rusya’ya yönelik ciddi bir dekolonyal yaklaşım, Çerkesya’yı ve Kuzey Kafkasya’yı bölgesel ayrıntılar olarak görmek yerine analizin merkezine yerleştirmelidir.

Başlık: Dekolonizasyon Çağında Çerkes Hafızası Neden Önemlidir?
Alt Başlık: Rusya’ya yönelik ciddi bir dekolonyal yaklaşım, Çerkesya’yı ve Kuzey Kafkasya’yı bölgesel ayrıntılar olarak görmek yerine analizin merkezine yerleştirmelidir.
Yazar: Huseyin Oylupinar
Yayın Türü: Görüş yazısı / Op-ed
Dosya: Soykırımın Tanınması
Dizi: Çerkes Çalışmaları Merkezi Op-Ed Yazıları
Yayınlayan: Çerkes Çalışmaları Merkezi, Bilgi, Araştırma ve Toplum Enstitüsü
Yayın Tarihi: 19 Mayıs 2026
Anahtar Kelimeler: Çerkes Soykırımı; 21 Mayıs; Çerkesya; Kuzey Kafkasya; Rus İmparatorluğu; Emperyal Rusya; soykırımı anma; zorla sürgün; diaspora hafızası; dekolonizasyon; Rus emperyal şiddeti; hafıza siyaseti

Bu makaleyi İngilizce okumak isterseniz tıklayınız

21 Mayıs’ta Çerkesler, Rus emperyal tarihinin uzun süre hatırlanamaz kılmaya çalıştığı şeyi hatırlar: Çerkesya’nın yıkımını. Bu tarihin anlamı bir yas günü olmanın ötesindedir. 21 Mayıs ve taşıdığı hafıza, Rus emperyal şiddetinin nasıl anlatıldığını, nasıl inkâr edildiğini ve nasıl normalleştirildiğini sorgular. Soykırımın nasıl adlandırıldığını, zorla sürgünün nasıl gizlendiğini ve emperyal şiddetin savaş meydanı ortadan kalktıktan çok sonra bile kamusal hafızayı nasıl şekillendirmeyi sürdürdüğünü düşünmeye zorlar.

Çerkesler için 21 Mayıs bir soykırımı anma günüdür. Bu gün, Çerkesya’nın Emperyal Rusya tarafından yıkımını, halkının kitlesel olarak öldürülmesini ve zorla sürülmesini, Çerkes diasporasının şiddet yoluyla oluşumunu hatırlatır. Çerkes hafızasında, on dokuzuncu yüzyılda Kuzeybatı Kafkasya’da yürütülen Rus savaşı, emperyal tarih yazımının ona ne ad verdiğinden — ilhak, pasifikasyon ya da sınır genişlemesi — bağımsız olarak, ana yurdun yıkımı ve kaybı olarak kalır.

Bu yıkım yalnızca askerî bir yenilgi ya da sınır değişikliği olarak okunamaz. Rus emperyal şiddeti Çerkesleri Karadeniz’e ve oradan Osmanlı İmparatorluğu’nda sürgüne doğru sürdü; hastalık, yoksulluk, yerinden edilme ve yeniden iskân, şiddeti savaş meydanının ötesine taşıdı. Çerkes soykırımı; askerî şiddet, zorla sürgün, demografik yıkım ve Çerkes yurdunun emperyal biçimde yeniden düzenlenmesi yoluyla gerçekleşti. Emperyal Rusya, Çerkes siyasal hayatını yok etti, Çerkesleri yurtlarının büyük bir bölümünden sürdü ve şiddet yoluyla boşaltılmış bir toprak üzerinde sömürgeci bir yönetim kurdu. Yıkılmış köyler, zorunlu sürgün, yerleşimci genişlemesi ve idari silme pratikleri, Çerkesya’yı Çerkes halkının büyük bölümünün zorla yokluğa mahkûm edilmesi üzerine idare edilen bir bölgeye dönüştürdü.

Bu tarihsel arka plan, Çerkes hafızasını yalnızca geçmişe dönük bir hatırlama biçimi olmaktan çıkarır; onu bir tanıklık biçimine dönüştürür. Bu hafıza, emperyal şiddetle dönüştürülen bir yurdun kaydını saklar ve imparatorluğun ahlaki sorumluluktan kaçmak için ürettiği dili açığa çıkarır. Bu dil içinde fetih pasifikasyon, sürgün göç, Çerkesya’nın yıkımı ise emperyal tarihin merkezi bir gerçeği olmaktan çıkarılmış yerel bir trajedi hâline gelir. Bu kavramsal dönüştürmeler siyasal iş görür: Şiddetin şiddet olarak tanınıp tanınmayacağını ya da devlet inşası anlatısı içinde eritilip eritilmeyeceğini belirler.

Bu nedenle hafıza siyaseti, Çerkes varoluşunun merkezindedir. Çünkü Çerkes soykırımı yalnızca geçmişte olmuş ve tamamlanmış bir olay olarak görülemez; inkâr, silme, meşrulaştırma ve hafıza üzerindeki baskı yoluyla etkileri bugün de süren bir tarihsel-politik süreçtir. İmparatorluklar ordularla olduğu kadar arşivlerle, haritalarla, anıtlarla, okul kitaplarıyla ve bilgi kategorileriyle de hükmeder. Hangi tarihlerin yükseltileceğine, hangilerinin kenara itileceğine ve hangilerinin adlandırılmasının zorlaştırılacağına karar verirler. Rus emperyal bilgisi ve devlet anlatılarında Kafkasya çoğu zaman düzensizliğin, direnişin ve romantikleştirilmiş şiddetin sınır bölgesi olarak temsil edilir. Bu emperyal söz dağarcığı içinde fetih düzen olarak yeniden kurgulanır. İşte bu yöntemlerle Çerkeslerin yok edilmesi, yani soykırım, yalnızca geçmişte kalmış bir olay olmaktan çıkar; inkâr ve silme yoluyla sürdürülen bir politikaya dönüşür. Çerkes tarihsel hafızasında aynı tarihin soykırım, mülksüzleştirme, sürgün ve bir yurdun yıkımı olarak hatırlanması ise bu süregiden silme politikasına karşı bir direniştir.

Burada mesele yalnızca neyin hatırlandığı değil, kimin tarihi adlandırma gücüne sahip olduğudur. Soykırım adlandırılmadığında, bir halk kendi tarihinin en temel düzeyde anlaşılabilirliği için bile mücadele etmek zorunda kalır. Bir halk kendisine karşı işlenen soykırımı adlandırmadığında ve seslendirmediğinde, olanların üstünün örtülmesine, seçici biçimde anılmasına ya da soykırımın sözde gerekli bir emperyal genişleme hikâyesine indirgenmesine alan açılır. Bu da soykırımı işleyen gücün meşruiyet kazanmasına hizmet eder. Bu anlamda silme, şiddetin ve hâliyle soykırımın başka araçlarla sürdürülmesidir.

Bu mesele yalnızca geçmişe ilişkin değildir. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı işgali, dekolonizasyon sorusundan kaçınmayı daha da zorlaştırdı. Savaş, uluslararası tartışmalarda imparatorluk ve dekolonizasyon dilini daha görünür kıldı. 2022’den bu yana Rusya’nın sürdürdüğü egemenliğin inkârı, kültürel kurumların yıkımı, sürgün, demografik mühendislik ve tarihsel yeniden yazım; dış gözlemciler açısından münferit ihlaller olarak görülmesi giderek zorlaşan pratikler hâline geldi. Elbette bu tür süreçler daha geniş bir emperyal tarihe ve onun ürettiği bir repertuvara aittir. Ancak Rus emperyal şiddeti yalnızca Ukrayna ile sınırlı düşünüldüğünde, bu dekolonyal söz dağarcığı eksik kalır.

Bu nedenle Ukrayna bugünkü anın merkezinde olsa da Rus emperyalizminin anlaşılması gereken tek coğrafya değildir. Kuzey Kafkasya tek başına Rus tarihinin eski haritasını sarsmaya yeter; Kırım, İdil-Ural, Sibirya ve Orta Asya bu haritayı daha da genişletir. Çerkesya bu sorunu özellikle görünür kılar. Çünkü fetih, demografik yıkım, zorla yerinden edilme ve tarihsel silme pratiklerinin daha on dokuzuncu yüzyılda nasıl birbirine bağlandığını gösterir. Bu nedenle Rusya’ya yönelik ciddi bir dekolonyal yaklaşım, Çerkesya’yı ve Kuzey Kafkasya’yı bölgesel ayrıntılar olarak görmek yerine analizin merkezine yerleştirmelidir.

Bu genişletilmiş tarihsel harita, süreklilik meselesini de dikkatle düşünmeyi gerektirir. Sovyet dönemi, bu emperyal şiddet, etnik temizlik ve soykırım mirasını ortadan kaldırmadı; onu yeni kurumlar ve ideolojik bir dil aracılığıyla yeniden örgütledi. Rus İmparatorluğu ile Sovyetler Birliği ideoloji, kurumsal yapı ve siyasal söz dağarcığı bakımından farklıydı. Ancak her ikisi de Rus olmayan halkları sınıflandırılacak, yerinden edilecek, şüphe altında tutulacak ve idari olarak denetlenecek nüfuslar olarak ele aldı. Sovyet yönetimi altındaki kitlesel sürgünler farklı bir rejim ve ideoloji altında gerçekleşti; fakat tanıdık bir varsayımı yeniden üretti: emperyal merkez halkları kolektif olarak cezalandırabilir, yurtları boşaltabilir ve ulusal varoluşu devlet gücüyle yeniden düzenleyebilirdi.

Bu uzun tarih içinde Kafkasya ne coğrafi bir çeperdir ne de tarihsel anlatının kenarında duran bir bölgedir. Aksine, Rusya’nın daha sonra güvenlik, modernleşme ya da devlet zorunluluğu olarak sunacağı yönetim alışkanlıklarını geliştirdiği merkezi alanlardan biridir. Bölgeye yalnızca bir güvenlik sorunu, dağlık bir sınır bölgesi ya da etnik çatışma alanı olarak yaklaşmak, emperyal bakışın kendisini yeniden üretmektir. Bölgeye ilişkin ciddi bir okuma fetih, zorla yerinden edilme, bastırılmış egemenlik, soykırım ve hafıza ile başlamalıdır. Çerkes tarihi böyle bir okuma için vazgeçilmezdir.

Bu tarihsel okumanın bugüne taşınmasında diasporanın belirleyici bir rolü vardır. Çerkes hafızasının varlığını sürdürmesi, büyük ölçüde soykırım ve zorla sürgünün yarattığı diasporaya borçludur. Türkiye’de, Orta Doğu’da, Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da Çerkes aileleri ve dernekleri, emperyal ve Sovyet kurumlarının çoğu zaman adlandırmaktan kaçındığı bir tarihi hafızalarında ve kimliklerinde taşıdılar. Sürgün, yurt, kayıp ve dönüşe dair anlatıları aile hafızası, topluluk kurumları, dil, müzik, yas pratikleri ve siyasal aktivizm aracılığıyla korudular. Açıkça vurgulamak gerekir ki, Çerkes diasporası gönüllü bir göç topluluğu değildi; bir yurdun yıkımından doğdu. Bu hâliyle diasporanın koruduğu hafıza, kuşaklar boyunca taşınan bir şiddet ve kopuş arşividir.

Böylece 21 Mayıs, Rus emperyal şiddetinin bugünün jeopolitik krizleriyle görünür hâle gelen yerlerin ötesine uzandığını hatırlatır. Dekolonizasyonun yalnızca bugünkü krizin dili olarak mı kalacağını, yoksa bu şiddeti mümkün kılan tarihsel yapılarla ciddi bir hesaplaşmaya mı dönüşeceğini sorar. Daha derin soru, dekolonizasyon çağının, yıkımları Rus emperyal alanının kuruluşuna içkin olan halkları tanıyıp tanıyamayacağıdır. 21 Mayıs’ta Çerkesya’yı hatırlamak ve soykırımı adıyla anmak, tarihe bir trajedi anlatısı daha eklemek değildir. Aksine, 21 Mayıs bizi, uzun süre düzen, istikrar, güvenlik ve medeniyet dilinin arkasına saklanan Rus imparatorluğunu gerçek adıyla adlandırmaya hazır olup olmadığımız konusunda sınar.

Center for Circassian Studies insignia